بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
رَبِّ يَسِّرْ وَلاَ تُعَسِّرْ ، رَبِّ تَمِّمْ بِالْخَيْرِ
Küllî Fıkıh & Hukuk Kaideleri
Osmanlı Adliye Külliyatı & Kaza Simülatörü
الْقَوَاعِدُ الْفِقْهِيَّةُ الْكُلِّيَّةُ فِي مَجَلَّةِ الْأَحْكَامِ الْعَدْلِيَّةِ
Ahmet Cevdet Paşa riyasetindeki ulema heyeti tarafından tedvin edilen, İslam borçlar ve muhakeme hukukunun zirve kaideleri; orijinal Osmanlıca metinleri, günümüz Türkçesi, fıkhî şerhleri ve interaktif mahkeme simülasyonu.
“İlm-i fıkıh, mesâil-i şer'iyye-i ameliyyeyi bilmektir.”
الفقه هو العلم بالأحكام الشرعية العملية المكتسبة من أدلتها التفصيلية
Fıkıh ilmi, amele ve uygulamaya dair şeriat meselelerini ve hükümlerini bilmektir.
Fıkhın klasik tanımıdır; mükelleflerin ibadet, muamelat ve ukubata dair fiillerinin şer'i hükümlerini tafsili delillerinden çıkarma ilmidir.
“Bir işten maksat ne ise hüküm ona göredir (El-Umûru bi-makāsıdıhâ).”
الأمور بمقاصدها
Bir işten maksat ne ise şer'î hüküm ona göredir.
Beş büyük külli kaideden birincisidir. İnsanların sözleri ve fiilleri kalpteki niyet ve maksada göre hukuki değer kazanır.
“Ukûdda itibar makāsıd ve meâniyedir, elfâz ve mebâniye değildir.”
العبرة في العقود للمقاصد والمعاني لا للألفاظ والمباني
Sözleşmelerde itibar, lafız ve kalıplara değil, kastedilen asıl maksat ve manalaradır.
Bir akitte kullanılan kelimenin zahiri kalıbından ziyade tarafların neyi kastettiği ve iktisadi gaye esas alınır.
“Şek ile yakîn zâil olmaz (El-Yakînu lâ yezûlü bi'ş-şekk).”
اليقين لا يزول بالشك
Kesin olarak bilinen şey, sonradan gelen şüphe ile ortadan kalkmaz.
İkinci büyük külli kaidedir. Sabit olan bir durumun aksine kesin delil bulunmadıkça mevcut durum geçerli kabul edilir.
“Bir şeyin bulunduğu hal üzere kalması asıldır (El-Aslu bekāü mâ kâne alâ mâ kâne).”
الأصل بقاء ما كان على ما كان
Bir şeyin geçmişte sabit olan halinin devam ettiği kabul edilir.
İstıshâb delilinin özüdür; zamanın geçmesiyle bir şeyin değiştiği ispatlanmadıkça önceki vasfı korunur.
“Kadîm hal-i kıdemi üzere terk olunur.”
القديم يترك على قدمه
Eski olan durum, aksine delil olmadıkça eskiliği üzere bırakılır.
Başlangıcı bilinmeyen meşru bir kullanım veya hak, haksızlığı ispat edilmedikçe korunur.
“Zarar kadîm olmaz.”
الضرر لا يكون قديما
Zarar veren bir durum, üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin meşruiyet kazanmaz.
Bir şey eskiden beri var olsa bile insanlara açıkça zarar veriyorsa 'eskidir' denilerek korunamaz, derhal giderilir.
“Beraet-i zimmet asıldır (El-Aslu berâetü'z-zimme).”
الأصل براءة الذمة
Herkesin borçsuz ve suçsuz kabul edilmesi esastır (Masumiyet Karinesi).
Bir kimsenin borçlu veya suçlu olduğu kesin delille ispatlanmadıkça zimmeti temiz ve hür kabul edilir.
“Sıfât-ı ârızada aslolan ademdir.”
الأصل في الصفات العارضة العدم
Sonradan meydana gelen geçici niteliklerde asıl olan, onların bulunmamasıdır.
Varlık yapısında aslen bulunmayan vasıflar (örneğin malda ayıp bulunması, kâr edilmesi) ispat edilmedikçe yok sayılır.
“Bir hadisenin en yakın vaktine nispeti asıldır.”
الأصل إضافة الحادث إلى أقرب أوقاته
Meydana gelen bir olayın, gerçekleştiği bilinen en yakın zamana ait olduğu kabul edilir.
Bir olayın ne zaman vuku bulduğu ihtilaflı ise, geçmiş zamana değil şüphenin bulunmadığı en yakın ana bağlanır.
“Kelâmda aslolan hakikattir.”
الأصل في الكلام الحقيقة
Bir sözde asıl olan, kelimenin ilk ve gerçek manasına göre anlaşılmasıdır.
Açık bir karine veya mecaz zarureti olmadıkça lafızlar lügat ve hakiki manalarına hamledilir.
“Tasrih mukabilinde delâlete itibar yoktur.”
لا عبرة للدلالة في مقابلة التصريح
Açık beyanın ve sarih sözün bulunduğu yerde, dolaylı delalet ve imalara bakılmaz.
Bir kimse açıkça iradesini beyan etmişse, halin icabından çıkarılan zannî manalar geçersiz hale gelir.
“Mevrid-i nassda içtihada mesağ yoktur.”
لا مساغ للاجتهاد في مورد النص
Hakkında açık âyet veya sahih hadis bulunan meselelerde içtihat yapılamaz.
Hükmü ve delaleti kat'î nass varken şahsi akıl yürütmeyle nassa muhalif hüküm koymak şer'an batıldır.
“İçtihad ile içtihad nakzolunmaz.”
الاجتهاد لا ينقض بالاجتهاد
Daha önce içtihatla verilmiş kesinleşmiş bir hüküm, sonradan yapılan yeni bir içtihatla iptal edilemez.
Hukuki istikrar gereğidir; önceki hüküm nassa muhalif olmadıkça yeni bir fetvayla geçmiş mahkeme kararları bozulamaz.
“Meşakkat teysiri celbeder (El-Meşakkatu teclibü't-teysîr).”
المشقة تجلب التيسير
Zorluk ve meşakkat, dini ve hukuki kolaylaştırmayı (ruhsatı) gerektirir.
Üçüncü büyük külli kaidedir. Kulların güç yetiremeyeceği olağanüstü zorluklarda şeriat hafifletici ruhsatlar vaz etmiştir.
“Bir iş zîk oldukta vüs'at bulur.”
الأمر إذا ضاق اتسع
Bir mesele haddinden fazla daralıp sıkıntı verirse, şeriatın getirdiği genişleme devreye girer.
İnsanların darlık ve muztar kaldığı ahvalde şer'î kaideler genişler ve kolaylık yolu açılır.
“Zarar ve mukabele bi'z-zarar yoktur (Lâ darara ve lâ dırâr).”
لا ضرر ولا ضرار
Zarar vermek de, zarara haksız zararla karşılık vermek de yasaktır.
Dördüncü büyük külli kaidedir. Hukukta intikam ve orantısız şahsi misilleme değil, mahkeme yoluyla adaletin tecellisi esastır.
“Zarar izale olunur (Ed-Dararu yüzâl).”
الضرر يزال
Mevcut olan her türlü haksız zarar ortadan kaldırılır ve tazmin edilir.
İslam hukuku zararın devam etmesine müsaade etmez; hukuka aykırı tecavüz derhal sonlandırılır.
“Zaruretler memnû olan şeyleri mubah kılar (Ed-Darûrâtü tübîhu'l-mahzûrât).”
الضرورات تبيح المحظورات
Hayati zaruret halleri, normalde yasak olan fiilleri geçici olarak mübah kılar.
Canı koruma gibi zaruriyat-ı hamse tehlikeye girdiğinde haram olan şey zaruret ölçüsünde helal kılınır.
“Zaruretler kendi miktarlarınca takdir olunur (Ed-Darûrâtü tukadderu bi-kaderihâ).”
الضرورات تقدر بقدرها
Zaruret sebebiyle işlenen yasak, ancak tehlikeyi defedecek miktar ile sınırlıdır.
Ruhsatlar suistimal edilemez; canı kurtaracak asgari sınır aşıldığında fiil tekrar harama döner.
“Zarar kendi misliyle izale olunamaz.”
الضرر لا يزال بمثله
Bir zarar, aynı büyüklükte veya daha ağır başka bir zarara yol açılarak giderilemez.
Kendi malını veya canını kurtarmak için masum bir başkasını feda etmek veya onun malını telef etmek caiz değildir.
“Zarar-ı eşedd zarar-ı ehaf ile izale olunur.”
الضرر الأشد يزال بالضرر الأخف
Daha büyük ve ağır bir zarar, daha hafif bir zarara katlanılarak bertaraf edilir.
İki mefsedet çatıştığında büyük tehlikeyi defetmek için küçük fedakarlık kabul edilir.
“Zarar-ı âmmı def' için zarar-ı hâs ihtiyar olunur.”
يتحمل الضرر الخاص لدفع ضرr عام
Topluma ve kamuya gelecek genel zararı önlemek için şahsî ve özel zarara katlanılır.
Kamu maslahatı ferdin maslahatından daima önceliklidir; toplum felaketten korunur.
“Ehven-i şerreyn ihtiyar olunur.”
يختار أهون الشرين
İki şer ve zarar kaçınılmaz hale geldiğinde, daha hafif olanı tercih edilir.
Mükellef iki haram veya zararla karşılaşıp birinden kurtuluş bulamadığında, zararı daha az olanı irtikâp eder.
“Def'-i mefâsid celb-i menâfi'den evlâdır (Der'ü'l-mefâsid evlâ min celbi'l-mesâlih).”
درء المفاسد أولى من جلب المنافع
Zararları ve kötülükleri önlemek, fayda ve menfaat elde etmekten daha önceliklidir.
Bir işte hem bir fayda hem de bir haram/zarar bulunuyorsa, önce zararı defetmek için o iş terk edilir.
“Iztırar gayrın hakkını ibtal etmez.”
الاضطرار لا يبطل حق الغير
Çaresizlik ve zaruret hali, başkasının tazminat hakkını ortadan kaldırmaz.
Zaruret günahı kaldırır ama kul hakkını ve mali tazminat mükellefiyetini düşürmez.
“Ahzı memnû olan şeyin i'tâsı dahi memnûdur.”
ما حرم أخذه حرم إعطاؤه
Alınması haram olan şeyin verilmesi de haramdır.
Haram fiile aracı ve ortak olmak da o haramın hükmünü taşır.
“Âdet muhakkemdir (El-Âdetü muhakkemetün).”
العادة محكمة
Toplumun meşru örf ve adetleri, hüküm vermede bağlayıcı hakem kabul edilir.
Beşinci büyük külli kaidedir. Nasslara muhalif olmayan sahih örf, kanun ve şart gibi bağlayıcıdır.
“Ezmanın tebeddülü ile ahkâmın teğayyürü inkar olunamaz.”
لا ينكر تغير الأحكام بتغير الأزمان
Zamanın ve örfün değişmesiyle, örfe ve maslahata dayalı hükümlerin değişmesi inkar edilemez.
Bu kaide kat'î nasslarla sabit ibadet ve haramlar için değil; örfe, maslahata ve zamana bağlı içtihadi hükümler içindir.
“Örf ile tayin nass ile tayin gibidir.”
التعيين بالعرف كالتعيين بالنص
Örf ve teamül ile belirlenen husus, ayet/hadis ile açıkça belirlenmiş gibi bağlayıcıdır.
Bir toplumda veya meslek grubunda yerleşmiş teamül, sözleşmede açıkça şart kılınmış gibi hüküm ifade eder.
“Örfen ma'rûf olan şey şart kılınmış gibidir.”
المعروف عرفا كالمشروط شرطا
Örfen bilinen ve adet haline gelen şey, sözleşmede şart koşulmuş kabul edilir.
Akitlerde açıkça zikredilmeyen ama o iş kolunda teamül olan hususlar sözleşmenin zımni maddesidir.
“Tâbi' olan tâbi'dir (Et-Tâbiu tâbiun).”
التابع تابع
Asıl şeye tabi olan unsur, hükümde de asıla tabidir; tek başına ayrı hüküm alamaz.
Bir mal satıldığında veya hibe edildiğinde, onun ayrılmaz tamamlayıcı parçaları ayrıca belirtilmese de alıcıya geçer.
“Raiyye üzerine tasarruf maslahata menûttur.”
التصرف على الرعية منوط بالمصلحة
Yöneticinin halk üzerindeki her türlü tasarrufu kamu yararına ve adalete bağlıdır.
Devlet başkanı ve kamu görevlileri kamu mallarını keyfi dağıtamaz; tasarrufları şer'i maslahata uygun olmak zorundadır.
“Sâkıt olan şey avdet etmez (Es-Sâkıtu lâ ye'ûdu).”
الساقط لا يعود
Haktan vazgeçilerek düşen veya ıskat edilen bir hak, sonradan kendiliğinden geri dönmez.
Kişi sahip olduğu kişisel haktan açık iradesiyle feragat eder veya karşı tarafı ibra ederse, tekrar dava açamaz.
“Beyyine müddeî için ve yemin münkir üzerinedir.”
البينة على المدعي واليمين على من أنكر
İddia sahibinin delil getirmesi, inkar eden davalının ise yemin etmesi gerekir.
İslam muhakeme hukukunun ana direğidir. Asıl olan masumiyet olduğu için iddia sahibi delil sunmadıkça davalı sorumlu tutulamaz.
“Gürmün karşılığı ganimettir (El-Gürmü bi'l-günm).”
الغرم بالغنم
Zarar ve külfete katlanan, gelir ve kâra hak kazanır.
Riske girmeyen, telef olma tehlikesini üstlenmeyen kimse kârdan pay alamaz. Bu ilke İslam finansının faizsiz temelidir.
“Kāzînin hükmü ile ma'dûm mevcûd olmaz.”
حكم القاضي ينفذ ظاهرا لا باطنا
Hâkimin zahiri delillere göre verdiği hüküm, gerçekte haram olanı helal kılmaz.
Hâkim beşerdir ve delillere göre hükmeder; yalancı şahitle mal kazanan kimse mahkeme kararı alsa da Allah katında o mal gasptır.
“Küllî kaideler mücerred olarak hâkime hüküm mesnedi olamaz.”
القواعد الكلية ضوابط وليست نصوصا مستقلة للحكم
Küllî fıkıh kaideleri tek başına hâkimin hüküm gerekçesi olamaz; fürûat nasslarına dayanmalıdır.
Mecelle'nin 100. maddesidir. Küllî kaideler hukuk felsefesini özetler; ancak somut davada nass veya fıkhi fer'i meselenin bizzat bulunması şarttır.